Toplum kurallarını hiçe sayarak ağzına geldiği gibi bağırıp-çağırmak, vatandaşı siyasi açıdan bilerek veya bilmeyerek bir kabus ortamına sürüklemek ve insanlar arasında gerginliğe sebep olmak siyaseti meslek edinen kimselerin vazifesi olmamalıdır.
Demokrasilerde yapılan her türlü siyasi faaliyet; yarış ve rekabeti beraberinde getirir. Ölçülü, dengeli ve nezaket kuralları dahilinde yapılan siyasi çalışmalar demokratik ortamın güçlenmesine, halkımızın ülke gerçeklerini yakinen öğrenmesine ve insanlarımız arasında kardeşlik bağının sıkılaşmasına sebep olur.
Siyaseti dürüstlük çerçevesinde götüren partililer ve o partilerin birinci derecede üst düzey sorumluları daima kârlı ve kazançlı çıkmışlardır. Bunun zıttı, tam tersi olarak siyasi yarışı ve rekabeti en alt seviyelere düşürmüş olanlar, yani nezaket ve nezafet kurallarını baştan sona ihmal ve ihlal edenler ise beklentilerinin karşılığını bir türlü bulamazlar.
Zaman içinde her şeyin değişerek yenilendiği gibi insanımızın da yaşadığı olaylar ve gelişmeler karşısında her şeyi daha net, daha açık ve daha berrak bir şekilde görme ve anlama melekesine sahip olmuştur.
Siyaset; kavga ve adap sınırlarını aşan bir yapı değil, kardeşlik bağlarını güçlendiren, herkese karşı sevgi ve saygı mesajları veren, toplumun menfaatlerini her şeyin özellikle de siyasetin çok üstünde tutan bir anlayış sergilemelidir. Siyasi partilerin hemen hemen tamamında veya tamamına yakın olan büyük çoğunda güzelim hasletleri ne yazık ki göremiyoruz.
Siyasette sevgi unsurunu elden bırakmayanlar daima kazançlı çıkar. Bu; her siyasetçi tarafından bilinmesi ve kabul edilmesi gerekli olan bir realitedir.
Çevremizde maske takmış aslında göründüğü gibi olmayan bir çok insanla karşılaşırız…
Hatta bazıları size siyaset dersi bile verme küstahlığını gösterir.
Oysa ki biz biliriz ki makam ve mevkiler için kişiliklerini, kimliklerini inançlarını satmaktan imtina etmezler.
Şimdi okuyacağınız olay gerçekte yaşanmış bir hadisedir. Umarım birileri bundan ders alır.
Mustafa Kemal bir gezisinde öyle bir kişi görür ki, dayanamayıp yanındaki valinin kulağına eğilerek sorar:
“Kimdir bu?..”
“Efemdim, kendisi şıhtır. Yörede çok hatırı vardır!..”
Bunun üzerine Atatürk şıhı yanına çağırır.
“Bak baba, imanın ölçüsü sakalın boyunda, uzunluğunda değildir” diyerek devam eder:
“Rica etsem de en azından Peygamber efendimizin olduğu gibi kısaltsan…”
Bunları söylerken, eliyle de boyun hizasını gösterir.
Şıh, “Emrin olur paşam” der.
Aradan zaman geçer, bir akşam Atatürk Amasya’daki Şah’ı hatırlar ve valiyi telefonla arayıp durumu sorar.
Vali,
Nasıl söyleyeceğini bilmemekle birlikte şıhın sakal boyunda en küçük bir kısalma bile olmadığını aksine kimselere de el sürdürmediğini anlatır.
Konuşmadan sonra, Atatürk kağıdı kalemi eline alır ve yazdığının Amasya Valiliği’ne tebliğ edilmesini ister.
Ertesi gün Amasya’dan bir haber gelir ki Şıh efendi Atatürk’ü görmek üzere yola çıkmış.
Çok geçmeden gelir.
Sakal tamamen kesilmiş, sinek kaydı traş olunmuş, saçlar kısaltılmış. Kılık kıyafet de baştan sona değişmiş.
Bambaşka bir görünüme bürünmüş şıh. Atatürk’ün yanındaki arkadaşlarından biri kulağına eğilir.
“Aman Paşam! Bu adam sakalına el dahi sürdürmezdi ne etinizde kökünden kesmesini sağladınız?..”
Mustafa Kemal cevabını hemen verir:
“Kendisini Afyon Valisi tayin ettim”
Bu görüşmenin ardından da yeni bir yazı hazırlayıp şıh’a verilmesini ister…
Yazı şöyle:
“İnanç ölçüsünün sakalda olmadığını anlamış olmanıza sevindim. Valilik meselesine gelince, bugün koltuk uğruna kırk yıllık sakalından vazgeçebilen, yarın başka şeyler için milletinden vazgeçebilir. Seni böyle bir durumda bırakmak istemem…”
“AZLETTİM”
Gördüğünüz gibi Atatürk öyle büyük bir adammış ki bizlerin günümüzde görmekte zorlandığı birçok olayı yıllar öncesinden görmüş ve değerlendirmiş.
Umarım Türk halkı olarak örnek alır, bu yaşanan olayı kulağımıza küpe ederiz.
Kılıç Ali Bey