|
|
|
|
|
TÜRKİYENİN ZOR GÜNLERİ |
|
|
|
Tarih : 10.03.2010 - 12:57:33 |
|
| KILIÇ / Kılıç Ali Bey |
|
| |
Türkiye olarak çok sıkıntılı ve çok karmaşık bir ortamdan geçmekte olduğumuz herkesin malumudur.
Bir yandan çok sayıda tutuklu ve tutuksuz kişilerin mahkemesi devam ederken daha yeni yeni olaylar emniyet ve asayiş güçlerine intikal etmekte ve bu yeni gelişmelere paralel olarak daha bazı askerler ve siviller sorgulanmakta yahut ta tutuklanarak ceza evlerine gönderilmektedir.
Ordumuz ve yurdumuz et-tırnak mesafesindedir.
Müslümanlar Allah’a dua etmek için ellerini semaya açtıkları zaman ordumuzla, yurdumuzu beraber zikreder ve:
“Ordumuzu karada, havada, denizde muzaffer eyle! diye en samimi ve en içten gelen yakarış ve yalvarışla Cenab-ı Hak’ka dua ve niyaz eder.
Asker bir milletin ordusuna karşı milletimiz topyekun bu temenniyi her vesileyle tekrar eder.
Yaşanan bu sıkıntılı günler elbette kısa bir zaman sonra düzlüğe çıkacak herkes ülkemize ve milletimize yaptığı kötülüklerin cezasını çekecektir.
Türkiye’mizin gözbebeği ordumuzu, sinsi ve tamahkar arzularına alet ederek bir takım aramalarda bulunmakta.
Her arayan bulamaz ama bulanlar arayanlar arasından çıkar.
Son günlerde ülkemizde arayanlar çoğaldı.
Ne aradıkları pek anlaşılmasa da arıyorlar.
Tuhaflık şurada ki, ne aradıkları konusunda arayanların da fikri yok.
Olmayan suikastın yazılı belgesini aramak tuhaflıkla bile açıklanmaz.
Asker suikast düzenlemez.
Diyelim ki düzenledi.
Düzenleyeceği suikast için yazılı belge hazırlayıp bir yerlere saklamaz.
Subayları, hele özel kuvvetlerde görev alanları böylesine hafife almak ordunun yapısını tanımamaktan kaynaklanabilir.
Bir takım şer güçler orduyu yıpratmak için yarış halindeler.
Bazıları tarafından bir kurumun yıpranması mutlulukla izleniyor.
Tarih de dargınlıkları bilinenler üzerinde yaşadıkları coğrafyadan da habersizler.
Tümü Avrupa Birliği içinde tek devlete dönüştüler.
Zorunlu askerlik çoğunda kaldırıldı.
Türkiye’nin durumu daha farklıdır.
Avrupa Birliği ülkeleri birbirlerini ele geçirmeyi, işgal etmeyi veya paylaşmayı akıllarından geçiremezler.
Türkiye’nin komşuları arasında ise küçük de olsa bir parça kopartmak istemeyen yok gibidir.
Güçlü bir ordusu olmayan Türkiye’yi kısa zamanda “ekmek arası” yapıverirler.
Bıçağın keskin yanında yaşamaya çalışıyoruz.
Mehmet Akif üzerinde yaşadığımız toprakları çok güzel anlatır.
“Bastığın yerleri toprak diyerek geçme tanı
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı”
Orduya saldıranlar, üzerinde yaşadıkları toprağı tanımayanlardır.
Demokratik açılımı sağlamak, özgürlükleri genişletmek, hukuku hayatın önüne koymak için orduyla kavga etmek gerekmez.
Ordunun gücünü zayıflatılır, saygınlığı zedelenirse demokratik açılımın sonunda elde
“bölünmüş Türkiye” kalır.
Sadece gözlerini ülkemize dikmiş bir parça kopartmak için fırsat kollayanlarla, bölücüleri mutlu edecek böyle bir sonucu Türk halkının kabullenmesi beklenemez.
Orduya yönelik haksız, dayanaksız ve tutarsız yakıştırmalar rahatsızlık veriyor.
Devlet sırrı niteliğindeki belgeler ancak yargı sürecinde incelenebilir.
Birileri Türk halkını salak yerine koyuyor.
Darbe planı yapılmaz. Yapılsa da bunu kimse bilemez.
Darbe yapılacaksa, yapılır.
Zararı iflasa kadar götürmek kimseye yarar sağlamaz.
Yaşanan bu karışık sürecin ve sıkıntı günlerin bağımsız ve bağlantısız yargı organları tarafından düzlüğe ve huzur dolu aydınlık bir ortama çıkaracağı günlerin yakın olmasını temenni ediyoruz.
Hepimiz bu milletin birer ferdiyiz. Bu yurt, bu vatan ve bu ülke hepimizin. Bu aziz millete ve kutsal vatana karınca kararınca herkes yararlı iş yaparak erce, erkekçe ve hayırla anılmalıdır.
Bunun aksine ve zıddına girişim sergileyenler ise nefretle ve lanetle yad edilirler.
Sizlere kıssadan bir hisse anlatayım;
Padişah şehzadenin haline baktıkça kahroluyormuş. Gün gelip tacını tahtını bırakacağı oğlu böyle mi olacaktı?
Ne ok atmayı bilirdi, ne kılıç kullanmayı. Ne devlet işlerine merakı vardı, ne askerliğe. Ne iki çift laf edebilirdi, ne söyleneni anlardı.
Kendi halinde aylak aylak dolaşan, çoluk çocukla oynamaktan başka bir şey bilmeyen, zayıf, çelimsiz, beceriksiz bir tipti şehzade.
Ama bu böyle devam edemezdi.
Ne yapıp edip, bu çocuğu adam etmenin bir yolunu bulmalıydı…
Memleketin en büyük alimlerinden birini çağırdılar. Padişah:
- Bakasın hoca, dedi, sana bir talebe... Eti senin, kemiği benim! Şehzadeliğini bir kenara
koyacaksın. Ne yaparsın, nasıl yaparsın bilmem, tam bir padişah gibi yetiştireceksin bu
çocuğu.
Sana üç yıl müsaade. Oldu ne ala, olmadı kelleni alırım!..
Şimdi kara kara düşünme sırası alime gelmişti. Mümkün değildi bu iş. Üç senede bir fare aslan olurdu, hatta bir kurbağa kartal olurdu belki, ama bu çocuk adam olmazdı!
Allah'a sığındı, gününü gecesini şehzadeyi adam etmeye adadı. Ne yaptıysa olmuyordu, üç yıl
neredeyse bitecekti ama bir karış mesafe alamamışlardı.
Bir can değil mi hepsi, verip kurtulayım, dedi sonunda, bu çileyi çekmektense...
Günler ayları kovaladı, aylar yılları ve göz açıp kapatıncaya kadar üç yıl doldu. Tam Şehzade'yi Padişah'a teslim etme günü geldiğinde sarayın önüne yüksekçe bir yer yapıldı. Eğitimini tamamlayan Şehzade, oradan halka hitap edecekti. Aşağıda büyük bir kalabalık, merak içinde şehzadelerini görmek için bekliyordu.
Yukarıda ise Padişah, vezirler, saray erkanı ve zavallı alim konuşmayı dinleyeceklerdi.
Nihayet Şehzade, hazırlanan yüksekçe yerin ortasına kadar geldi. Aşağıdaki kalabalığa baktı, zaten heyecanlıydı, bir kat daha arttı heyecanı.
Ne yapacağını, ne söyleyeceğini hepten unuttu.
Eliyle bir şeyler anlatmak ister gibi garip işaretler yaptı yutkundu ve sonunda:
- Bir ok attım kebap oldu, deyiverdi.
- Birden ortalığı bir sessizlik kapladı. Halk bunun ne demek olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Saray erkanı şaşkındı, padişah alime bakıyordu.
Kellenin gideceğini fark eden alim orta yere geldi ve dedi ki :
- Şehzade öyle uzun laf etmeyi sevmez, ne anlatacaksa özlü bir şekilde anlatır. Dediği su ki; en son ava gittiğimizde kimsenin vuramadığı bir ceylanı ilk atışta yere serdi şehzadem. Sonra da kebap edip afiyetle yedik.
Bu açıklama üzerine Padişah çok memnun oldu, halk alkışlamaya başladı, saray erkanı mutluydu. Olan biten karşısında biraz kendine güveni gelen şehzade, bu kez daha yüksek bir sesle kalabalığa dönüp bağırdı:
- Bir ok attım gol oldu...
Halk alkışlamaya başladıysa da, Padişah’ın ciddiyetini görünce vaveylayı kestiler. Herkes alime döndü. Bakalım şehzade bu sözü ile ne anlatmak istiyordu? Herkesin kendisinden bir yorum beklediğini gören alim yine öne çıktı. Dedi ki:
- Şehzadenin anlattığı su ki, şehrimize su getiren ırmağın önünü bir kaya kapatmıştı. Şehzade yayını gerdi, bir atışta kayayı iki parça etti. Böylece bizler susuzluktan kurtulduk…
Bir alkış tufanı koptu. Alim alnındaki terleri sildi. Bu defa da kelleyi kurtarmıştı. Padişah’a bakıp tebessüm etmeye çalıştı. Sonra herkes gibi Şehzade’nin ne söyleyeceğini beklemeye koyuldu. Şehzade durumdan memnundu. İyice coştu, ellerini havaya kaldırdı ve son sözünü söyledi:
- Bir ok attım aşure oldu...
Sessizlik.... Sinek uçsa kanadı duyulacak. Bütün bakışlar yine alimin üzerinde... Ama o bir açıklama yapmak üzere Padişah’ın önüne yürüdü. Önüne varıp diz çöktü.
Eliyle kafasını işaret ederek:
- Hünkarım, dedi, işte başım, ferman sizindir. Yalnız su serseriye bir sorun, attığı ok nasıl aşure olmuş, bir de ben bileyim!..
HOŞCA KALIN……!
Kılıç Ali Bey
|
|
 |
1285 Kişi
Tarafından Okundu. |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Kayıtlı Yorum Bulunmuyor. |
|
|
Bu Yazara Ait Diğer Yazılar |
|
|
|
|
|
|